Yaşlanmaya Karşı Savaş

YAŞLANMAYI DURDURABİLİRİZ (11)*

BURADAN ORAYA ULAŞMAK: YAŞLANMAYA KARŞI SAVAŞ

Bilimin, yeni bir din olduğu gayet mantıklıdır. Bireysel bilim insanlarının söylediklerinden şüphe edilebilir, fakat kamusal bilimsel ortak görüş, gerçeğin ta kendisidir. Gerekli olduğunu düşündüğüm sonuç “sağlıklı fare gençleştirme” ya da RMR olarak adlandırdığım bir şeydir.

RMR, farelerin yaşamlarını uzatma konusunda, oldukça hassas bir şekilde tanımlanmış bir sonuçtur.

Bilimin diğer alanları gibi deneysel biyoloji de para gerektirir – gerçekten çok miktarda para. Biyolojinin büyük kısmı, yüksek enerji fiziği veya astronomi kadar pahalı olmasa da, profesörlerin zamanlarının inanılmayacak kadar büyük bir kısmını ödenek bulmak için harcamalarına neden olacak kadar pahalıdır. Deneysel biyolojiyi destekleyen fonların çok büyük bir kısmı, halkın cebinden gelmektedir.

Biyogerontoloji, yukarıda anlatıldığı yöndenan çok tipik olmakla birlikte, bir açıdan da son derece alışılmamış bir özellik taşır. Halkı kendisine hayran bırakmıştır, bu nedenle biyogerontoloji daima televizyona çıkar. Abartmıyorum: Daima. Bu açıdan biyogerontoloji ile biyolojinin diğer alanları – hatta tıbbın gerçekten iyi tanınan alanları – arasında mevcut olan farkın abartılması olanaksızdır.

Bilim hipotezlerin ve teorilerin sınanması ve geliştirilmesidir. İlke olarak, bir bilim insanının en önemli niteliğinin uzun yıllardır inanmakta olduğu teorilere karşı çıkan kanıtları açık fikirlilikle kabul edebilmesi olması gerekir. Fakat bilim insanları da insandır ve daha da ötesi, yeni kanıtları ortaya çıkartan bilim insanlarının da insan olduğunu bilmektedirler. Özellikle, geleneksel çizgiler üzerindeki yerleşik görüşlere karşı çıkan bir sonuç bildirildiği zaman, yeni kanıtın daha sonraları çoğunlukla bir deney hatasından kaynaklandığının ortaya çıktığını bilmektedirler.

Bu nedenle, kanıtlarınız ne kadar güçlü olursa olsun, yaşlı bilim insanlarının görüşlerini değiştirmek, genellikle oldukça zordur. Efsanevi fizikçi Max Planck’ın 1920’lerde söylediği meşhur “Bilim, cenazeden cenazeye ilerler” sözü, büyük bir abartma içermemektedir. Bilimin çeşitli yönleri üzerinde gerçekten temel nitelikte görüş değişikliklerinin genel kabul görmesi için on yıldan daha uzun bir süre gerekir.

Yaşlanmaya Karşı Savaşın Şiddeti ve Olası Süresi

Size dünyanın RMR sağlandıktan sonra nasıl bir yer olacağı konusunda bir fikir vermek için, çok tanınmış üç virüse – HIV, CMV ve kuş gribi – ilişkin bazı epidemiyolojik ve biyomedikal bilgileri gözden geçireceğim ve sonra enteresan bir senaryoyu inceleyeceğim.

HIV, dünyanın en büyük katillerinden biri haline gelmiştir. Çok gecikmiş olsa da, bu virüsü zapteden ve gelişerek AIDS’e dönüşmesini engelleyen ilaçlar, gelişmekte olan dünyada yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır – hâlâ gereken miktarların çok altında olmalarına karşın, belki de çok geçmeden bu miktarlarda dahi bulunabilecektir. Buna karşın, gelişmiş dünyada HIV, anlamlı bir şekilde kontrol altına alınmıştır. Pahalı, fakat (Batıda) bedeli karşılanabilir olan ilaçları düzenli olarak kullanarak HIV ile hiçbir belirti görülmeksizin onlarca yıl yaşamak mümkündür.

İki önemli şey ise, henüz elimizde bulunmamaktadır:

HIV’i bedenden atacak bir ilaç

İnsanlara bulaşmasını engelleyecek bir aşı

CMV, sitomegalovirüs, dünyanın en önemli katillerinden biri değildir. En azından belirgin olarak. Normal bir bağışıklık sistemine sahip insanlarda tamamen kontrol altındadır ve hiçbir belirtiye neden olmaz.

Kuş gribi, bu satırları yazdığım sırada (2007 ortaları), önemli bir haberdi, çünkü son birkaç yıldır bize karamsar bir şekilde bu virüsün yakın bir gelecekte bir salgına yol açacak şekilde mutasyona uğrayabileceği ve on milyonlarca, hatta yüz milyonlarca kişiyi öldürebileceği bildirilmişti. Olması gereken tek şey, kuş gribi virüsünün tıpkı daha tanınmış (ve çok da az öldürücü) grip virüsü gibi, insandan insana kolaylıkla geçmesini sağlayabilecek genetik değişikliklere uğramasıydı.

Bu tür mutasyonlar ender olarak ortaya çıkar, fakat bu olasılık astronomik ölçülerde küçük değildir, her zaman karşılaşılabilir. Kuş gribi için aşılar geliştiriliyor, fakat bunların ne kadar işe yarayacakları, virüsün insandan insana geçmeye uygun hale gelme konusunda ne tür mutasyonlara uğrayacağına göre değişecektir, zaten aşılar, genellikle en fazla risk altında bulunan yaşlılar üzerinde çoğunlukla pek o kadar işe yaramazlar. Dolayısıyla, olası ölüm oranları ortaya çıkar.

ABD’de kabaca her 250 kişiden birinde HIV vardır – yani yaklaşık 1 milyon kişide. HIV’i kontrol altında tutmak için yapılan ilaç tedavisinin yıllık maliyeti 30.000 dolar civarındadır, bunun toplamı da yılda 30 milyar dolar eder. Eğer ABD’de herkes HIV olsaydı, yılda 30 trilyon dolardan bahsediyor olacaktık. Fakat bu ilaçların gerçek üretim maliyeti, bunun çok çok altındadır. Bu ilaçların eşdeğerleri Hindistan’da üretilmekte ve yıllık sadece 300 dolar maliyetle (üstelik hâlâ kar ederek) satılmaktadır, ayrıca daha düşük fiyatlardan da bahsedilmektedir. Dolayısıyla, tamamı HIV olsa dahi, ABD nüfusunu sağlıklı durumda tutmak üzere aslında yılda sadece 300 milyar dolardan – günde 1 milyar dolar – bahsetmekteyiz.

İlk olarak “yılda sadece 300 milyon dolar” ifadesinde sadece kelimesinin dikkat çekici olduğunu düşünebilirsiniz. O takdirde bir daha düşünün, çünkü bu para, ABD tarafından hâlihazırda Irak’taki savaş için harcanmakta olan paraya neredeyse eşittir. (Burada bu harcamaların göreceli yararlarından bahsetmiyorum, sadece beklenmeyen ve ülkeyi iflas ettirmeyen aynı boyuttaki bir harcamanın daha önce yapılmış olduğuna işaret ediyorum). İkincisi, patent haklarının çiğnenmesine karşı olabilir, bu nedenle benim maliyeti yüzde birine düşürmeme itiraz edebilirsiniz. İyi de, patent sistemine olan inancınız, komşunuzun – veya kendinizin, ailenizin – AIDS nedeniyle yatağa düşüp korkunç bir şekilde ölmesine son vermeye duyduğunuz inançtan daha mı güçlü?

ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve dünyanın her yanındaki eşdeğerleri, bu soruya olumlu cevap verir. İster hangi sonuçların gerektiği, isterse bunların nasıl elde edildiği açılarından olsun deneysel ilaçların ve tedavilerin düzenlenmesi, özellikle kalıcı bir ilkeyi esas alır: Tedavinin hastayı daha kötü bir duruma sokmasının riskinin asgariye indirilmesi. Riskin asgariye indirilmesi için harcanan bu çaba, yararı arttırmaktan çok daha fazlasını hedeflemektedir. FDA, bu sayede tıbbın ilk günlerinden bu yana var olan bir ilkeyi uygulamaktadır. Hipokrat’ın meşhur kuralı, primum non nocere, ya da “Önce, zarar vermeyeceksin”. (Tıp profesyonellerinin mesleğe kabul edilme sürecinin bir parçası olan Hipokrat Yemini’ndeki ilkeler arasında bu ifadenin bulunmadığına dikkat ediniz.)

Ben, en basit ifade şekli ile Hipokrat’ın zamanının geçtiği görüşünü benimsiyorum. Tıbbın ilk günlerinde, doktorların sırf yeterli tanı araçlarına sahip olmadıkları için ölüm döşeğinde olduğunu düşündükleri hastaların sık sık kendiliğinden iyileştiği günlerde zarar vermekten kaçınmak, gerçekçi bir stratejiydi. Böyle bir durumda, zarar verme olasılığının ister doktor üzerinde, isterse hastanın sevdikleri üzerinde yarattığı psikolojik etki, herhangi bir tedavinin maliyet-yarar analizinin nesnelliğinde haklı olarak bir sapmaya yol açar.

Buna karşın, modern dünyada bu tür iyileşmeler görece çok nadir olarak görülür. Dolayısıyla ben, güvenli ilaçların yavaş şekilde onaylanması nedeniyle kaybedilen yaşamlar ile güvenli olmayan ilaçların aceleyle onaylanması nedeniyle kaybedilen yaşamlar arasındaki 10:1 (en az) oranının artık kabul edilebilir olmadığına inanıyorum.

Ayrıca, Yaşlanmaya Karşı Savaşın yaratacağı türbülans içerisinde genel halkın da bunun kabul edilmezliğini göreceğine inanıyorum. Bu, klinik deneyleri ve ilaç ve tedavi onaylarını düzenleyen yasa ve yönetmeliklerin RMR’ye erişilmesinden itibarin aylarla ifade edilebilecek bir süre içinde tepeden tırnağa gözden geçirilmesine yol açacaktır. İlaçların günümüzdeki 2. aşamaya eşdeğer bir düzeyde test edildikten sonra evrensel kullanıma (reçeteli olarak) sunulmak üzere onaylanacağını tahmin etmek yerinde olacaktır. Bunun sonucunda insanlar ölecektir; yukarıda bahsedilen 10:1 oranı belki de 2:1’e düşecektir. Ve insanlar, bu değişiklikten mutlu olacaklardır, çünkü savaşta olduklarını ve önceliğin insan ölümünü – kısa vadede önemli miktarda zayiat olsa dahi – mümkün olan en kısa sürede sona erdirmek olduğunu bileceklerdir.

Ben, yaşlanmaya karşı savaşın sadece on beş yıl süreceği yolundaki öngörümün önceliklerde böyle bir değişiklik olmadığı takdirde tamamen anlamsız olacağını kabul eden ilk kişiyim. Böyle bir değişiklik yapıldığı takdirde ise, kısıtlayıcı tek etmen, araştırmaların hızı olacaktır.

Tıpkı insanların uçmanın ne kadar zor olduğu konusunda yüzlerce yıl boyunca yanılmaları, fakat sonunda üstesinden gelmeleri gibi, biz de yaşlanmayla savaşmanın ne kadar zor olduğu konusunda hatırlanamayacak kadar uzun bir süreden beri yanılmaktayız, fakat sonunda onun da üstesinden geleceğiz. Fakat ilk uçak bir kez yapıldıktan sonra insanlar giderek daha iyi uçakların nasıl yapılacağı konusunda epeyce güvenilir kararlar verebildikleri gibi, biz de yaşlanma hasarını az da olsa onarmayı bir kez başardıktan sonra, bu işi giderek artan bir kapsam içerisinde nasıl yapabileceğimiz konusunda epeyce güvenilir kararlar vereceğimizi ümit edebiliriz.

Bunun kolay olacağını söylemiyorum. Tıpkı Wright uçağından Concorde’a geçişin zaman gerektirmesi gibi, bu da zaman gerektirecektir. Ve eğer bin yaşına kadar yaşamak istiyorsanız, bir fare değil de insan olduğunuz için kendinizi şanslı kabul etmeniz gereksinimimin nedeni de budur. Size senaryoyu adım adım anlatayım.

Bu kitabın başından itibaren, yaşlanmayı değişik türlerdeki moleküler ve hücresel hasarın birikmesi olarak anlatıyorum ve makul miktardaki hasarın sorun olmadığını vurguluyorum – tıpkı bir evdeki çöpün her saat değil de günde bir kere dışarı çıkartılmasının yeterli olması gibi, metabolizma da onun üstesinden gelir.

Bu açıdan bakıldığında, uzun ömür kaçış hızına ulaşılması ve bu hızın korunması, en iyi tedavilerimizin yaşlanma hasarımızın bileşiminin onarılmaya karşı daha dirençli şekillere doğru giderek artan şekilde kayma hızını aşacak kadar hızlı bir şekilde iyileştirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir, çünkü onarılması daha kolay olan şekiller, tedavilerimiz tarafından giderek artan bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır. Eğer bunu sağlayabilirsek, her kategorideki toplam hasar miktarının, işlevsel çöküşün başlamasına yol açan düzeyin sürekli olarak altında tutulmasını da sağlamış oluruz.

Buna bakmanın bir diğer, belki daha da kolay bir yolu, gerçek kaçış hızı, yani yerçekimin yenilmesi ile olan benzerliğini gözden geçirmektir. Bir uçurumun tepesinde olduğunuzu ve aşağı atladığınızı varsayın. Kalan yaşam süresi beklentiniz oldukça kısadır ve aşağıdaki kayalara yaklaştıkça daha da azalmaktadır. Yaşlanmada da durum tamamen aynıdır: Yaşlandıkça, kalan yaşam süresi beklentiniz azalır.

Periyodik olarak daha da iyi gençleştirme tedavilerinin geldiği durum, bu açıdan sırtınıza bir jet motoru takılı olarak uçurumdan atlamaya benzer. Başlangıçta jet motoru kapalıdır, fakat düşerken motoru çalıştırıp bir itme sağlar, düşüşünüzü yavaşlatırsınız. Düştükçe jet motorunun gücünü arttırır, sonunda düşmeyi durdurur, hatta yukarıya çıkmaya başlarsınız. Ve ne kadar yukarı giderseniz, daha da yukarı gitmek o kadar kolaylaşır.

Serininin Gelecek Yazısı : Yaşlanmaya Karşı Seferberlik İçin Savaş Tahvilleri

*Aubrey de Grey ve Ph. D., Michael Rae, 2010: Yaşlanmayı Durdurabiliriz (Ending Aging) -Kendi Yaşam Sürecimiz İçinde Yaşlanmayı Tersine Çevirebilecek Gençleştirme Devrimleri - ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş. Yayınları. Çeviren: Engin TARHAN. Özet: Halit Yıldırım 

"Yaşlanmayı Durdurabiliriz" Serinin Yazıları:

Uyanın - Yaşlanmak Öldürür!

Yaşlanmanın Sırrını Çözelim

Gençleşmeyi Yönetmek

Hücresel Enerji Santrallerinde Erime ve Şebekeden Ayrılış

Biyolojik Çöp Fırınlarının Yenilenmesi

Yaş Prangalarını Kıralım

Zombileri Yok Etmek

Şişmanlık Savaşında Ölümcül Bir Mücadele

Eskiyenlerin Yerine Yeni Hücreler

Kanserin Tümüyle Yenilmesi

Buradan Oraya Ulaşmak: Yaşlanmaya Karşı Savaş

Yaşlanmaya Karşı Seferberlik İçin Savaş Tahvilleri

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !